Şeytanı kurşunlayan yiğit bir cümle yazmak için beslemeyle başlıyorum dünya...
...
Üzerimi arıyorlar, ne kadar da telaşlılar.. Ceblerimi karıştırdılar.. Bozuk bir gülümseme buldular biraz önce..Sevindiler.. Dahili numarası 0 olan mezarlıklara, ne çok ölü ses bağlanıyor gözümün önünde.. İpekçiler ve ketenciler yılın kefenini tasarladıklarında bir toprak modası oluşuyor gözümün önünde..
Başlarını karıştıracak vakitleri olmayan modern beyinler, kendi kafalarındaki boşluk örtüsü dururken başörtüsüne takılıp orda kaldılar...
Akıllarından bir sayı tuttular, tutmayı beceremediler, dışarı taşırdılar...Bizde ailecek seyrettik olanları...
İlk önce güldük, sonra elimizi başımıza götürüp koroyla şöyle dedik:
yaz yağmurları dökülüyor yollarıma.. tenindeki yaz kokusu benimle geliyor. ben seni alıp yanıma sensizliğe gidiyorum. tenimde yokluğunun soğuğu dilimde söylenmemiş bir "seni seviyorum" gidiyorum...
kendimi sakin bir sahil kasabasına atmak çare sanki. keşkelerin kıyısında bir baraka bulsam... demirlesem yüreğimi... tuzlu kumlara versem sırtımı... yaralarıma bassam denizin tuzunu... acıtsam kanatsam... kanayan, acıyan hep bir "seni seviyorum" cümlesi...
içimde bir yanardağ var bilmiyorsun.. patlamaya hazır volkanlar saklıyorum. lavlar büyütüyorum yoklukta.. tüm bu havai fişek gösterisini harekete geçirecek şey ise bir "seni seviyorum" cümlesi...
yolların karanlığı daha çok keskinlestiriyor içimdeki sızıyı. "seni seviyorum" cümlesi bilendikçe bileniyor paslı bir bıçak gibi. boğazımda düğüm düğüm kaldıkca daha da acıtıyor canımı... kanatıyor içimi. yüreğime kadar sızıyor kanım.. kan doluyorum... gözlerimle tüm kanı ağlıyorum...
"seni seviyorum" bir söylenmemiş söz dilimde..."seni seviyorum"larımı alıp gidiyorum bu şehirden. kaçamak bakışlar atıyorum dikiz aynamdan.
yağmur diniyor yollarda.. ama hala damlalar dönüyor gözlerimin önünde... yağmur değil gözyaşı damlaları... ıslanıyor "seni seviyorum"lar.. ıslandıkça daha da ağırlaşıyorlar... ağırlaştıkça yüreğime daha fazla bir ağrı saplanıyor.
gidiyorum... ağlamaklı bir "seni seviyorum!" bırakıp bu şehirde, gidiyorum...
söylenmemiş sözler kadar iç acıtan bir şey yoktur bu dünyada. söylenmemiş sözler mezarlığına gömüp sevdamı gidiyorum... ağlama sevdam.. toprak soğuk, toprak karanlık olsa da yeniden doğacağın gün de vardır elbet kaderinde... alnına kazınmış bir isim vardır... doğacağın güne kadar ben, gidiyorum...
sen gidince üşüyor bu yürek.... gece uzuyor... sensiz geçen geceler beni ihtiyar ediyor... hani gitmesen diyorum... "hani gitmesem diyorum!"
senin her gidişinde sürgün oluyorum ben... en kötüsü aslında gitmeden sürgün olmak... içimi acıtıyor böyle sürgün yasamak...
Bir Aşk Hikayesi Geceleri balkonda ışığın etrafını alan pervane böceklerini fark etmiş miydik hiç? Ya onların aşk uğruna yaşadıklarını bilir miyiz? Yani pervanenin mum ışığıyla yaşadığı aşkın hikayesini… Aşk bir farkına varış, bir idrak seviyesidir… ‘Aşk odu önce ma’şuka, andan âşıka düşer.’ derler, malum. Yani aşk ateşi önce sevilene ondan sonra sevene düşer. Önce sevilende bir ateş yanmalı ki pervane onun etrafında dönsün, pervane o ateşi görsün, sonra aşkının farkına varsın… Pervane aşkını ispat edebilmek için gördüğü anda ışığı, etrafında dönmeye başlar. Bir cezbedir bu. Bu cezbenin gittikçe daralan bir çemberi vardır. Işığın etrafında döner, döndükçe biraz daha yakından dönmek ister. Işığı gördüğü anda aşkı ilmel yakin olarak tanıyan pervane, onu aynel yakin bilmek istediği için gittikçe mumun etrafındaki çemberi daraltıyor. Çember daraldıkça pervanenin aşkı artıyor, şevki artıyor, coşkusu artıyor. Coşkusu arttıkça da cesareti artıyor. Aşk cesaret işidir, neticede. Ve pervane cesaretle kanadını şöyle bir değdirir ateşe. İlk lezzettir işte o acı. Acı verir, yakar içini. Ama ona verdiği acı o kadar hoşuna gider ki, daha fazla dönmeye başlar. Acı ve lezzet… Birbirine zıt bu iki duygunun bir arada olması nasıl mümkün… İşte bu noktada, azabın ve acının lezzet olmasındaki sırrı yakalamak gerek. Azap kelimesi azp kelimesinden türüyor. Azp lezzet demek. Azabın ne olduğunu buna göre ölçün ve düşünün. İşte kanadının ucunu bir defa yaktığı zaman pervane ilk azabı duyar; fakat öyle bir lezzettir ki o azap… Bu azap ve ondan alınan lezzet, insanı yavaş yavaş nefsinden sıyırıp vuslatı mümkün kılar. Bu sefer daha büyük bir cesaretle kendini ateşe atarcasına gider ışığı kucaklar. Ve burada ateş pervaneyi yakar kavurur. Bir buğday tanesi gibi toparlayıp yere düşürür. Artık pervane ‘hakkal yakin’ biliyordur vuslatı. Bu fenadır. Bu canını verdiği noktadır. Mumun bundan haberi bile yoktur belki. Olmasına da gerek yoktur. Bu pervanenin aşkıdır çünkü. Aşkı uğruna can veren pervanenin aşkı. Ama öbür taraftan mum da yanar. Onun aşkı da, acısı da kendincedir. Önce can ipliğine bir ateş düşer ve yanmaya başlar mum… Sonra içindeki o yangını söndürmek için gözyaşı döker. Ateşi su söndürür çünkü. Ama mumun gözyaşları onun ateşine daha da bir güç verir, elemi arttıkça artar. Ve erir can ipi, sevgilinin yolunda yok olana dek…
Tut ki gecenin Alacakaranliginda düslemisim seni. Tut ki,rüyalarimi bölmüssün ne çikar? Ne çikar gündüzlerin selamsiz askina, Geceleri kefen biçsen. Bir anlik hirsla, Her seyi yikip geçsen,ne çikar...
Tut ki bundan böyle unutmusum seni. Tut ki artik çalan parçalarda ismin geçmesin. Tut ki yazilan siirler,seni anmasin, Varsin eller de unuttu desin. Ben seviyorum ya seni, Sen sevmesen,ne çikar..
TaHiR olmak da ayıp değil ZühRe olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş TaHiRle ZühRe olabilmekte yani yürekte.
meselâ bir barikatta dövüşerek meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken meselâ denerken damarlarında bir serumu ölmek ayıp olur mu?
TaHiR olmak da ayıp değil ZühRe olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir ayrılmak istemezsin dünyadan ama o senden ayrılacak yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı? yani TaHiR'i zühre sevmeseydi artık yahut hiç sevmeseydi TaHiR ne kaybederdi TaHiRliğinden?
Bazen aniden bir sıkıntı oturur yüreğine Ve oturduğu yeri eritir birden bire.. Ne olduğunu anlamadığın Ve bir türlü anlam veremediğin bir sancıdır bu ! Derinden acıtır ama bir türlü ismini koyamazsın !
Düşünmeye başlarsın, “Bu kadar derinden acıtan nedır ?” diye Ama bir türlü cevabını bulamazsın..
Sen kendi içinde savaş verirken, Farkında olmadığın bir şey bulursun.. Bulmaya çalıştıkca daha derine inersin, Derine indikçe, bedenini etkisi altına aldığını farkedersin ! Artık kaçmak istesen bile dönüşün yoktur.. Sen onu ararken, Kendi içinde bir savaşa başlamışsındır ve Kaçsan bile, gelip seninle savaşmaya devam edecektir..
Sesini duymaktan korkarsın.. Çünkü; seni tedirgin etmeye başlamıştır artık..! Ne kadar kaçmaya çalışırsan, Bir o kadar sana yaklaşmaktadır..
Artık yolun bittiği, gücününün kalmadığı yerdesindir.. Artık gerçeğinle yüzleşmeye karar verdiğin yerdesindir..!!
Aslında hiç de yabancı olduğun bir şey değildir bu ! Zaman zaman senin yanına gelen, Farkında olmasan bile, bedenini etkisine altına alan, Hayattan, insanlardan seni soyutlayan, Ve sessizliğe gömülmeni sağlayan “YALNIZLIĞIN” dır bu..!!
Senin için bir dosttan farkı da yoktur aslında.. Çevrende, kimsenin kalmadığını düşündüğün zamanlarda “YALNZILIĞIN” gelir yanına Ve o an, senin için en "sessiz" dinleyicidir..
Kimsenin duymadığı seslenişleri, çığlıkları, haykırışları “YALNIZLIĞIN” la paylaşırsın..
Nasıl olsa, o hep seni duyar, dinler.. Belki konuşamaz, yardımcı olamaz ama Sesini, kendine duyurmakta zorlandığın zamanlar da bile En güzel dinleyicidir “YALNIZLIK” !!
Sen ne kadar “YALNIZLIĞINI” gömmek istesen de içine, Bunu asla beceremezsin..!! Sen kaçtıkça, o seni hep bulacaktır.. Ve o seni buldukça, “YALNIZLIĞI” tadacaksın..
Ona ne kadar kızarsan kız, ne kadar bağırırsan bağır, Asla kırılmaz ve bir yere gitmez..
Sürekli olmasa da, ara sıra uğrayıp sana bakar.. İhtiyaç duyduğunu anladığı anlarda çıka gelir aniden..
UNUTMA..!! Her zaman seni dinlemeye hazır, Bir “YALNIZLIĞIN” vardır elbet…
Aşk ne zaman, ne de mekân arar. İlle de mekân derseniz kalbim derim. Zaman ise; geldiği andır. . .
O gelmeden hissettirir kendini, olaylarla belli eder geleceğini. Sanki geleceğini bilir gibi beklerim onu. Bir hassasiyet bir durgunluk başlar yüreğimde, fırtına öncesindeki sessizlik gibi bir sükûn kaplar etrafımı. Sanki bir şeyleri hisseder ama ne olduğunu kestiremem bir türlü. İşte o an aşk kapıdadır, içeri girmek için davet bekler benden.
Ben aşkı bilsem de O’nun kadar aşkı hiç kimse bilemez. O sevenlerin en sevenidir, çünkü aşkı yaratan O’dur. O aşkın ta kendisidir. Sevmeseydi zaten yaratmazdı beni. O, istenmeyi istemeseydi, istemeyi içime vermezdi. O sevilmeyi ister, o istenmeyi bekler. Ve yine insanla ayna tutar insana.
Aslında aynada o dur, sevgide o dur, aşk da odur. O benim kapıma gelen deli sevdamdır.
“İnsan benim sırrımdır. Ben insanın sırrıyım ”der.
Sır nedir? Aslında aşktır kâinattaki en büyük sır. Sev der, çok sev ama en çok beni sev. Sevdirir birleştirmez, gösterir yaklaştırmaz, özletir hasret bırakır, âşık eder kavuşturmaz. Zaten kavuşsa adı aşk olmaz. Yan ama tutuşma der, tutuşacaksan sadece benim için tutuş.
Bir baş eğmezliktir insanın hayata karşı hırçınlığı. Ve kendini bildiği andan itibaren aşkı arar. Kâinattaki her şey onu arayıştır aslında, onu keşfetmek üzere programlanmıştır hayat.
Her şeye rağmen AŞK tektir.
Gecelerce yıldızların parıltısını seyredersiniz, ne güzel, ne ulaşılmazdır onların ışığı. Ama onlarda güneşten alırlar parlaklıklarını. Güneşi seyredemezsiniz gözleriniz kamaşır.
Ve perde-i aşktır insanı sevmek. İnsanla perdeler kendini hasret bırakır, özletir, göstermez.
Aşk-ı dünyevidir insan ve Aşk-ı uhrevidir ALLAH .
O kulunun kalbine nazar etmeye görsün, kıvılcımı yaktı mı artık hiç kurtuluşunuz yoktur. O yarattığı kulunu sevdirerek yaklaştırır kendine. Sevgilinin zatında aslında kendi nuru vardır. Seven O’nu sever, isteyen O’nu ister, özleyen O’nu özler. Peşinden koştuğumuz da O, kavuşmak istediğimizde O, sarılmak istediğimizde O’dur.
AŞK; tekdir. Aslında en büyük lütuftur bu kulunun kalbine koyduğu ateş.
“Her göz etmez fark, İşitmez her kulak, Saklı olmaz birbirinden CAN ve TEN Canı görmek için izin yok ki bil ki sen Bir ateştir, yel değildir ney sesi; Kim ki ateşsizdir; Yok olsun böylesi ” der Mevlana.
İşte bu yangınla gelir kul O’na. Mucibince amel ederse dünyevi aşktan uhrevi aşka geçiverir. Aslında Mecnun’a Leyla’dan tecelli eden de O’nun aşkının nurudur. Ama O kalbe kendi sevgisinden daha şiddetli bir sevginin girmesine müsaade eder mi hiç? Kulunu kullanır, gönlüne lezzet tat verir. Güllerin kokusunu gül kokusuyla duyurur, bülbüllerin sesini dinletir, şakayıkların renklerini gösterir, fark ettirir hayatı, aldığı soluğu hissettirir. Sonsuz sevgi pınarından su içirir. Sevmeyi böyle öğretir kuluna. Sevince İlkbahar olur Sonbaharlar âşıklara. Ve aşkı insana insanla efsane eder ve aşığı aşka müptela eder. Leylalar Mecnunlar, Yusuflar Züleyhalar, Ferhatlar Şirinler ve daha nice efsaneler bu aşkla ona erdiler. Anne sevgisi, eş sevgisi, kardeş sevgisi, evlat sevgisi, sevgili sevgisi hepsi birdir. Hepsi tek pınardan beslenir.
Çünkü sevgi tektir. Bilmeden Allah’ı sevmektir âşık olmak, işte budur aşka mecaz katmak. O zatını kulunda gizler görünmez, ama O kulunu görür. O bilir, o çok sevdiği kulunun bir gün kendine âşık olacağını da bilir.
Bu aşkla Mahmut Hüdai-ye kadılığı bıraktırır. İbrahim Ethem’i atlas yorganından çıkartır. Bişr-i Hafî’ye bütün varlığını tükettirir. Niyazi-i Mısri’ye mum yaptırıp sattırır. Ferhat’a dağları deldirir, aşığa acı çektirir. Âşık sadece sever, o sevmeyi sever ve “Seni seviyorum” demeyi sever. Âşık aşka âşıktır, âşık aslında Sana âşıktır. Aşk tektir, bende tek Seni sevdim kulun zatında.